Aydınlanma fenomeni hakkında birkaç cümle gelmişti aklıma, şöyle bir deus ex machina oldu.
Şimdi oturduğumuz mekana doğru, sadece mekana doğru yürüme, mekana girme, mekana oturma, mekana yerleşme, bilgisayarımı açma, bir su ve bir kahve söyleme, yazmak istediğim cümlelere hazırlanma amacıyla bezenmişken...
Bir araba geri vitese takıp kontrolsüz bir hızla geri geri gelmeye başlıyor, refleks olarak kendimizi öne atıyoruz, bir yandan “hop, hop, hop, hop!” çıkıyor ağzımdan, duymadığından eminim, arabanın yanına yaklaşıyorum, arkada bir çocuk, çocuk koltuğunda, tamamen anda, oturuyor, dünyadan habersiz, bir kadın, (dünyadan habersiz), elleriyle çok özür dilediğini belirtiyor, “n’apıyorsunuz ya, delirdiniz mi?” diyorum, dehşetle, refleksle, kadın haklı buluyor ve özür dilemeye devam ediyor, her neyse diyorum, bir nefes alıyorum, nefesimi tazeliyorum, sırtımda bir el, “geçti” diyor (teşekkürler).
“Ege’de insanlar araba kullanmasınlar.” diyiveriyorum, “Keşke demeseydim.” de demiyorum.
Ve mekanın en sessiz yerine, kimsenin olmadığı, kimsenin bakmadığı yerine, etrafta şişeler, ilginç resimler, yerde duran, unutulmuş bir sigara içilmez dövizi, kimsenin okumadığı, kimsenin okumayacağı, yine de büyük bir titizlikle markaların paralarını çalıp çırpmak için yapılan kahve sehpası dergileri (İnsanlar kitap bile okumuyor, neden dergi okusunlar? Ayrıca, moda dergisi takip edecek biri, moda dergisini mi, moda dergisinin Instagram hesabını mı takip eder? )...
Aydınlanma fenomeni, ne yaptığının, ne düşündüğünün, ne olduğunun farkında olmakla ilgili.
Yargıdan sevgiye cümlesini, anda kalmak cümlesini, her şey sevgiden cümlesini hatırlamak. Fakat bu hatırlama, “aklıma şöyle bir şey geldi” gibi bir hatırlama değil. Her an, milföy (mille-feuille, kelimesi kelimesine, bin yaprak, bin katman gibi de okunabilir) hamuru gibi üst üste binmiş sonsuz an da bunları hatırlamak.
İyi insan olmak, kendini geliştirmek, birleşmek. Bunu da geçen gün aklına güvendiğim bir yakınımın ağzından duydum. Hayatın amacı için bu üçlemeyi uygun görmüş, bunu kendinden emin ses tonuyla anlatıyordu.
Böyle gerçekten, aydınlanma fenomeni, uçuk kaçık deneyimler, duyu ötesini kavramak, başka boyutlarla temas kurmak, zamanda ve mekanda serbestçe dolaşmak, maddeye hükmetmek, manayı doldurmak gibi ulvi ve gerçek ötesi (gerçek dışı) duyulabilecek şeyleri de kapsıyor (kapsıyor olabilir), ama sıradanlığı da kapsıyor.
Aydınlanma fenomeni, aslında bir fenomen bile olmayabilir (değil). Fenomen kelimesi, modern felsefede çoğunlukla dış dünyada olan, deneyimlenen şey için kullanılır. Olay, görüngü olarak da çevrilebilir. Analitik bir açıdan, aydınlanma, bir sürecin sonu, noktasal, dışarıdan da görünen, beliren, beş duyu ile kavranan, veya, bilim insanlarının kullandığı üzere, anlamak eylemiyle ilgili bir şey gibi duruyor olabilir.
Bence böyle değil. Aydınlanma, analitik bir perspektiften, süreçle ilgili, demekte bir beis görmüyorum. Böyle dememin sebebi, aydınlanmanın zamansız (ve mekansız) olmasından da kaynaklı.
Tüm bunlardan önce, Parnassos Dağı eteklerinde, Delphi Tapınağı girişinde, “Kendini anla” yazmıyor. Bilmek ile ilgili bir işaret var. Bilmek, çünkü, Platon’un da (zaten) fark ettiği üzere, hatırlamak ile ilgili. İnsanın kişisel olarak varoluşu, insanlığın kolektif olarak varoluşu, doğanın varoluşu, kozmosun varoluşu üzerine, bu varoluşun “anlam”ı, biçimleri üzerine, bu varoluşun nedenleri, süreçleri, sonuçları üzerine, varoluşun kendisi üzerine, daima hatırlamak üzerine.
Farkında mıyız, hatırlamak için unutmuş olmamız lazım. Unuttuysak zaten olması lazım. Hafıza oluşturduğumuz, dolayısıyla biriktirdiğimiz bir şey değil mi? Bence iyi bir soru.
Peki, Parmenides gibi de bakarak, tüm olasılıkların zaten olduğu bir yerde, tüm olasılıkların zaten olduğunu bildiğimiz (anladığımız da olur) bir yerde, tüm olasılıkların zaten olduğunu hatırladığımız bir yerde, zamanın ne önemi var?
Aydınlanmanın neden bir fenomen olmayabileceğini anlayabiliyor muyuz? Fenomen zamana bağımlı bir denklem. Aydınlanma zamansız bir denklem. Fenomen bir gözlemciye ihtiyaç duyuyor. Aydınlanma zaten orada, bilgi, bilmek, zaten orada. Hatırlamak bir gözlemciye ihtiyaç duyuyor. Hatırlamak için unutmuş olduğunu fark etmek, bir gözlemciye ihtiyaç duyuyor. Aydınlanma bir gözlemciye ihtiyaç duymuyor.
Gözlemci, gözlemlediğiyle ayrı olduğunu düşündüğü zaman, zaman ortaya çıkıyor. “Ben bir mum değilim” diyenlerimiz olacaktır, bir nebze hak verilebilir. Tabii, eğer her şey atomlardan oluşuyorsa, hak verilmeyebilir de. Sanırım bu fikir üzerine biraz daha düşünmem gerekiyor.
Ben bir hafıza oluşturdum, dikkatsiz bir ebeveyn bizi eziyordu, arabada çocuğu, ben ona salya akıtarak bağırsam ne değişir? Bu ebeveyn iri ve vahşi bir adam olsaydı, ve aynı hızda benim hatalı olduğumu söyleseydi, benim salya akıtarak bağırmam ne değiştirir? Bu hafıza nerede duruyor? Bu hafıza beş duyuyla duyumsanabilir mi? Duyumsanamaz, sadece başka şahitler gerekiyor. Peki sırtımdaki el, o sırada aynı şeyi deneyimlerken neden hiç gerilmedi? Aynı olayı, herkesin aynı şekilde deneyimlemesi mümkün mü? Değil.
Peki, bu hafıza zaten vardıysa? Biz, kelebek etkileriyle, tüm seçimlerimiz sonucunda, bu hafızayı deneyimlemişsek? Ya da, daha platonik bir yerden, hatırlamışsak?
Yapay zeka konuşmalarında hiç parmak basılmadığını gördüğüm çok temel felsefi sorular var. LLM, large language model, günün sonunda bir “dil” modeli. Dil, dil-ötesi’nin küçücük bir alt kümesi (bilinç ve bilinçdışı gibi düşünebiliriz, ki bilinçdışı kelimesini ne seviyor, ne doğru buluyorum, çünkü “bilinç” dışında hiçbir şeyin olabileceğini düşünmüyorum, dolayısıyla kelimeyi bilinç değil de, bilinçlilik olarak çevirmek gerektiğini, bilinçdışı yerine de, bilinçaltı kelimesinin kullanılmasını hep daha doğru buluyorum, subliminal, limen, eşik, eşik altı, eşik üstü süreçler, nörobiyolojinin konuya uzak kalması, felsefe ile ilgilenmek istememelerinden kaynaklanıyor, fakat fizik bilenler, mistik eğilimleri olanlar, en azından felsefe, özellikle metafizik okumaları olanlar, nörobiyolojiyi çok daha iyi “anlıyor” ve anlatıyor, aynısı tüm pozitif bilimler için geçerli diye düşünüyorum, hiç bu kadar uzun bir parantez içim olmamıştı). Dil, anlamlı veya anlamsız, harflerden, kelimelerden, cümlelerden, paragraflardan, kitaplardan, ansiklopedilerden, yazıtlardan, destanlardan, artık her neyse, oluşan, bir bağ kurma aracı. Sayıları da bunun içine katabiliriz.
Dil, nasıl ki bilinç için bir arayüzse, yapay zeka da, LLM’ler de öyle. Bilinç için birer arayüz. Ama, doğası gereği, LLM’ler, daima retrospektif çalışıyor. Yalnızca o an, ve geçmişi barındırıyor, gelecek algısı yok. “Zamanın ilerisinde bir şeyler olacak” çıktıları tamamen o ana ve geçmişe dayanıyor, o andaki ve geçmişteki veriye dayanıyor.
İnsanın sinir sistemi en, boy, yüksekliğe, yedi renge, ileri akan bir zaman okuna ince ayarlanmış (fine-tuned), bu yüzden gelecek kavramı insanda içgüdüsel (güdü, bedenle, bağırsaklarla ilgili, i.e. gut feeling) ve sezgisel (sezgi, zihinle ilgili) olarak var. İnsan, saniyelerin nehir gibi aktığı, dümdüz, lineer bir zaman okunu gözlemleyerek (beş duyusuyla, duyumsayarak), lineer nedensellikler keşfediyor, fark ediyor. “Bu yüzden bu oldu”lar biriktikçe, geleceğin geldiğine daha çok inanıyor. Geçmişin geçtiğine de öyle. İkisi de hafıza oluşturmak.
Bu süreçte, hafıza oluştururken, veri topluyor. Elde ettiği veriyi değerlendiriyor, bazılarının üzerine gidiyor, bazılarını eliyor, hafızayı geliştiriyor, dönüştürüyor.
Maddi zihin bir tahmin algoritması (prediction algorithm). Zamana bağımlı, veriye bağımlı, kıtlık üzerine kurulu (scarcity), hiçbir zaman yeterince enerji, odak, veri yok.
Tahmin, diğer bir açıdan, uydurmak. Yalan söylemek. Bir inanç geliştirmek. Tahmin böyle bir şey değil diyeceklerimiz için, tahmin tam olarak böyle bir şey. “Educated guess” (bilgiye dayalı tahmin diye çevirebiliriz) dediğimiz şey, önyargılı, taraflı yalanlardan ibaret.
Doğru olmadığını bildiğimiz bir şey yanlış değil midir? Doğru olmayabileceğini bildiğimiz bir şey ile ilgili düşüncelerimiz nedir? Doğru olmayabileceğini bildiğimiz halde tutturduklarımız, çünkü geçmişe dayalı, çünkü veriye dayalı, çünkü tarafa dayalı, çünkü bilgiye dayalı, çünkü referansa dayalı diyerek iyice tutturduklarımız, ve sonuçta yanlış olduğunu keşfettiklerimiz. Yanlış olunca, “bu böyle olamaz” diye tutturduklarımız.
Şimdi, aydınlanma, aydınlanma fenomeni, bir guru ya da bir üstad, nasıl telaffuz etmek istersek, olasılıkları bilen, gören kişi, zamansız, zaman bağımsız bilgi, her şeyin zaten oradalığı, zaman bağımlı anlamak ile zaman bağımsız bilmek, yani hatırlamak, hatırlanıyorsa unutulmuşluk.
Maddi zihin üzerinde, buna şimdilik ilahi zihin diyelim, olasılıkları bilen, gören bir versiyonumuz zaten varsa, burada ve bu andaysa, ve biz bunu görmezden gelip, maddi zihnimizi kullanmakta ısrar ediyorsak, bu tabii, maddi zihnimizi geliştirmekle ilgilenmeyelim demekten çok öte bir şey, fakat bir an için, Parmenides gibi, tüm olasılıkların zaten olduğu, zaten orada olduğu ve bizim onlara erişmemizi, ulaşmamızı, onlara uzanmamızı beklediklerini, onları seçmemizi, onları deneyimlemek istememizi beklediklerini düşünsek, anlasak, hatırlasak, bilsek.
Burada zaman var mı? Buradan zaman bağımlı bir denklem doğar mı? Burada kıtlık var mı? Burada daha çok veriye ihtiyaç var mı? Burada termodinamiğin yasası olan entropi var mı? Burada geçmiş, gelecek var mı?
Burada “zaten bilen”in, tahmin etmesi, tahmin etmek istemesi, daha iyi tahmin etmek için bir şeylere ihtiyaç duyması, daha iyi tahmin etmek için zamana, veriye, yönteme ihtiyaç duyması, doğru olanı saklamak, çarpıtmak değil mi, kısaca, kabaca, yalancılığın daniskası değil mi?
Tüm bunlar bizim ne işimize yarar? Burada sevecek ne var?



en uzun parantez içi phew