Yeni yazmaya başlamış gibi hissediyorum. Yazmaya yeni başlamış gibi hissediyorum.
Kelimelerin konumu bile anlamı ne kadar enteresanlaştırıyor, kelimelerin gücü olmadığına inanacak kadar körleştik mi, yoksa kelimelerin bize dil-ötesinden göz kırpmalarını yakalayabiliyor muyuz?
İkincisi.
Aslında, aslında kelimesini kullanmadan bir metin yazma niyetindeydim. Eh, günün sonunda, işim işin aslıyla.
Şiirleşiyor, buradan uzaklaşmalı.
-meli, -malılardan özgürleş-...
Dil-ötesi derken ne kastediyorum? Ve niye arasına bir tire koyuyorum? Ben de bilmiyorum. Burada kullandığım bilmek, maddi zihnin bilmek’i. Maddi zihnin bilmek’i, ezberlemek gibi bir şey, hafızasında bulunmak, bilmek. “Bunu biliyorum” diyebilmek, “bunu daha önce duydum” gibi bir şey.
Bilmek’i bu şekilde duyanlar için, buranın üzerine çıkan başka bir eylem var: anlamak. Anlamak, bilmek’in üzerine çıkıp, maddi zihnin sonsuz ve sınırsız doğanın içindeki hüküm gücü, kontrol arzusunun ifadesi gibi.
Bir bilim adamı, bilmek ile uğraşmıyor, anlamak istiyor. Anlamak, neden sorusunu değil, daha çok nasıl sorusunu beraberinde getiriyor. Bilim nasıl’ı açıklar. Maddeden düşünür, maddeye indirger. Beş duyu, üç boyut ve lineer bir ok ya da zaman.
Anlamak, işte bu matrisin en yüce eylemidir, diye düşünür, günümüz bilim insanları. Günümüz popüler bilim insanları. Popüler olmalarıyla olmamaları yaptıkları bilimi değiştirmiyor ama elbette demeçlerini değiştiriyor. Bilimi popülerleştirmek için birbirleriyle de yarışıyorlar ister istemez. Bunu bir yanlış olarak vurgulamıyorum, en nihayetinde, ışığı taşıyan karanlığa yürümeli.
Ama nasıl yürümeli, hangi yolu yürümeli, hangi yoldan yürümeli?
Doğu mistisizmini Batı’ya duyurmak için görevlendirilmiş (kim tarafından?) tartışmasız başarılar elde etmiş ve görevini hakkıyla ifa etmiş (ifa etmek enteresan bir eylem, borç ödemek anlamına da geliyor, karmik de tınlıyor, ben böyle demek istemedim) ardında bir yığın eser ve çalışma bırakmış, çoğu tarafından (mesela, bilim insanları) dışlanmış, yerilmiş, şarlatan ilan edilmiş, yine çoğu tarafından (mesela, bilim insanları) olduğundan çok daha önemli yerlere konmuş, ilahlaştırılmış, çözümün taşıyıcısı görülmüş (çözüm her neyse) fakat küçük bir kesim tarafından (genelde küçük bir kesim olur) ne demek istediği, ne anlatmak istediği, yazdıklarından, konuştuklarından katman katman özümsenmiş.
Sessizliğin Sesi’nden şu bab (aynı zamanda kapı da demek) ilk okuduğumdan beri tüylerimi diken diken eder:
“Ey Bilge olan söyle mükemmelliği kazanmak için ne yapmalıyım?”
“Patikaları ara. Fakat yolculuğuna başlamadan önce ey Lanu, temiz kalpli ol. İlk adımını atmadan önce gerçeği yalandan, fani olanı ebedi olandan ayırmayı öğren. Hepsinden önemlisi, ruh bilgeliğini, akıl öğreniminden, kalp öğretisini, göz öğretisinden ayırt etmeyi öğren.”
Şimdi, anlamak’ı bilmek’in üzerine koyan popüler bilim, kalp öğretisi mi, göz öğretisi mi? Ruh bilgeliği mi, akıl öğrenimi mi?
Şunu anlayabiliyor muyuz? Biri birinden üstün, biri birinden önemli gibi bir bakış yok, olmamalı. Beş duyuyu, üç boyutu, ok gibi, dümdüz, lineer akan zamanı deneyimliyorsak (çoğu geleneğe göre bunu da biz seçtik) burada da navige olmayı deneyimlemek, yolumuzu bulmak veya öğrenmek, anlamak, bilmek de bu deneyimin parçaları.
İşte, “burada sevecek ne var?” sorusunun, benim ve birçoğunun işine yaradığı yer de burası: İçinde bulunduğumuz durumu beğenmiyor olabiliriz. Bizi sıkıştıran duygular, düşüncelerle mücadele halinde olabiliriz. Ne yapacağımızı bilmiyor, nereden başlayacağımızı, noktayı nereye koyacağımızı, virgüllerin sayısını ve sıklığını kestiremiyor olabiliriz.
“Burada sevecek ne var?”
Görüyor musunuz? Göz öğretisiyle de mümkün. Sevecek şeyleri görüyor musunuz? Akıl öğrenimiyle de mümkün. Sevecek şeyleri görüyor musunuz? Her zaman sevecek bir şey var. Görüyor muyuz?
Sevecek bir şey yoksa, biz göremiyoruzdur. Bu bizi tetikliyor mu? “Böyle olamaz” diye mi düşünüyoruz?
“Bu kadar ahlaksızlığın, rezaletin, adaletsizliğin içinde, neyi sevmekten bahsediyorsun?” mu diyorsunuz? Peki eşinizi, çocuğunuzu, kedinizi, köpeğinizi sevmiyor musunuz? Ailenizi? Arkadaşlarınızı? Evde hissettiğiniz şehirleri, ülkeleri? Doğayı? Ellerinizi, kollarınızı? Aldığınız nefesi? Deneyimlediğiniz mucizeleri? Hayatınızı değiştiren kitabı, filmi, konuşmayı? Sabah kahvenizi? Hiç tanımadığınız birinden duyduğunuz, tüylerinizi diken diken eden birkaç cümleyi? Vazgeçmekten başka çareniz olmadığında, tutunduğunuz gülümsemeleri?
Tüm bunlar varken, dahası da varken, sevilmeye değer olmadığını düşündüğümüz şeylere odaklanmak bizi nasıl etkiliyor? “Burada sevecek ne var?” sorusu, anlayışımızı nasıl derinleştirebilir, genişletebilir?
Sevmediğimiz, sevmediğimizi keşfettiğimiz şeyler deneyimliyorken, sevdiklerimize ne oluyor? Nereye kayboluyorlar? Sevmediğimiz şeyler mevcutken, sevdiğimiz şeyleri neden bırakıyoruz, görmezden geliyoruz, yokmuşlar gibi davranıyoruz? Bu haksızlık değil mi?
Peki, burada sevecek ne var? Sevdiğimiz şeylere odaklanmak, sevmediğimiz şeyin içinde sevilebilecek şeyleri keşfetmek, mesela, sevmediğimiz şeyin bize nasıl yeni farkındalıklar getirdiğini görmek sevilemez mi?
Batmışızdır, borç batağındayızdır, bu “kendime uygun işler yapıyor muyum, kendime uygun insanlarla çalışıyor muyum?” sorularını gündeme getirmez mi?
İlişkimiz bitiyordur, dünyanın renkleri solmuştur, bu “kendime uygun bir ilişki nasıl olmalı, ilişkiden beklentilerim neler?” sorularını gündeme getirmez mi?
Depresyondayızdır, yaşamak yük geliyordur, bu “kendime uygun yaşam nasıl olmalı, beni harekete geçiren, bana hayat enerjisi veren şeyler neler?” sorularını gündeme getirmez mi?
Gitmemiz gereken yolda olmadığımızı, olmamız gereken kişilerle olmadığımızı, bize uygun yaşamı tespit etmekte zorlanmışsak, bu gibi durumlar bize çok daha net konuşmaz mı?
Dolayısıyla, tüm bunlar, sevilecek şeyler değil mi? Sevilmeye değer değil mi?
Yaşamı, başımıza gelen, bize karşı çıkan, canımızı sıkan, planlarımızı bozan, cezalandıran bir kural koyucu olarak değil de, daima ödüllendiren, hediyelerini açıkça paylaşan, şefkatli, sevgili, bilge bir öğretmen olarak görmek nasıl olur?
Dil-ötesi derken neyi kastediyorum? (Ve niye arasına bir tire koyuyorum?) Ben de bilmiyorum. (Çok iyi biliyorum.)


