İşte, bir guru ya da bir üstad, nasıl telaffuz etmek istersek, öğrencisinin gözünün içine bakar, öğrencisinin anlattıklarını dinler, anlatmadıklarını da dinler, kararlarını, bakış açılarını dinler ve görür.
Yaşayacağı tüm zorlukları, tüm sıkışmaları, tüm gelgitleri, tüm kaosu ve yine de onaylar. Çünkü yaşayacaklarının ona iyi geleceğini, onun için iyi olduğunu, ona uyumlu olduğunu, onun için olduğunu da görür. Bir hizalama, hizalanma görevi.
Bir guru ya da bir üstad, nasıl telaffuz etmek istersek, olasılıkları gören kişidir. Zorlayan, test eden, direten kişi değildir, hiçbir zaman olmamıştır. Evet, bu zorlayan, test eden, direten kişiler kitlelere seslenmiş olabilirler, ama bilgileri de yöntemleri de, parazitlenmiştir. Biz onları bugün, şarlatanlar olarak tanıyoruz.
Bir şarlatandan öğrenmenin, bir şarlatandan ders almanın, bir şarlatandan yöntem görmenin, bir şarlatandan bilgi edinmenin ne kadar kıymetli olabileceğini görüyor muyuz?
Bir şarlatan ile vakit geçirmemiş olsak, bir guru ya da bir üstad, nasıl telaffuz etmek istersek, bize şarlatan görünmez mi? Şarlatan bize istediğimiz şeyi veren, bir guru ya da bir üstad, nasıl telaffuz etmek istersek, bize bizi gösteren.
Bizim içinden geçeceğimiz zorluklar vardır.
Bir astrolog edasıyla, Satürn diyelim. Bazı astrologlar Satürn’e malefik, kötücül, Jüpiter’ benefik, iyicil gezegen deme gafletinde bulunuyorlar. Satürn bizi büyüten, bize öğreten, bizi hizaya getiren, olmamız gereken her neyse, onu elimizden alan değil, onu kucağımıza veren, bize gösteren, bizim fark etmemizi sağlayan. Olmamız gereken her neyse, olmuşsak da, özverimizi, bağlılığımızı, adanmışlığımızı kontrol etmemize olanak sağlayan, düşüncelerimizi, duygularımızı, bedenimizi gözden geçirmemizi isteyen gezegen.
Şimdi, tekrar bakalım, bizim içinden geçeceğimiz zorluklar vardır. Bunlar, maddi zihin için, maddi plan için, elbette zordur, zorluktur. Böyle deneyimler sorgulatır, çok sorgulatır, inkar ettirir, reddettirir, ikilemde bırakır, kafa karıştırır, pişman eder, üzer, sıkar ve onca şey. Peki, böyle deneyimlerin görevi var mıdır?
Görev, tüm sürecin içinde sevgiyi bulmamızı bize hatırlatmak değil midir, deneyimin üzerimize fırlattığı (gibi görünen) tüm kaosun, yine zihinsel olduğunu kavratmak değil midir, deneyim sürecinde, duyguları deneyimleyerek ama duygulara kapılmadan, duygulara kapılsak da kendimize yeni sonuçlar, yeni kimlikler yaratmadan yön bulabileceğimizi fark ettirmek değil midir?
Burada sevecek ne var?
Jüpiter’i de masaya yatıralım. Her şeyi büyüten gezegen. İletişim, aşk, bolluk, bereket, neşe, her neyse. Peki, her şeyi büyüten gezegen, öfkeyi de büyütmez mi? Kederi, ağrıyı?
Peki, buradan çıkalım. Çok kuvvetli Jüpiter’i olan bir genci ele alalım. Bu genç adam, aydın ve varlıklı bir aileye doğmuş olsun. Hayatının erken döneminde, ona müthiş uyumlu, evleneceği insanı bulmuş olsun, destekleyen ve kollayan bir arkadaş çevresine, herkesin isteyebileceği bir şöhrete, torununa yetecek maddiyata kavuşmuş olsun. “Game over” mı? Bu kadar mı?
Biz böyle zannetmeyi seviyoruz. Hedeflerimizi koyduğumuz an, süreci bir kenara fırlatıyoruz. At gibi, at gözlüklü bir at gibi, dıgıdık dıgıdık, tren gibi, sarhoş makinistli bir tren, çuf çuf çuf, gitmek istediği yere öyle odaklanmış ki, kafasını sağa çevirmeyi akıl edemiyor, kafasını sola çevirmeyi akıl edemiyor, kafasını kaldırmayı, kafasını eğmeyi, hiçbirini.
Bu gencin, genç yaşta her yönden şansın, desteğin, güvenin sarmaladığı bu gencin, başkalarından etkilenmeyeceğini, ailesinin ona sırt çevirmeyeceğini, partnerinin onu aldatmayacağını, en yakın arkadaşı tarafından dolandırılmayacağını, erken yaşta gelen “başarı”nın bir anda tersine dönmeyeceğini, dibe vurmayacağını, parasız kalmayacağını, evinin yanmayacağını, sağlığının bozulmayacağını, yaşadığı her güne lanet etmeyeceğini, söylediği her şeyin yanlış anlaşılmayacağını, depresyona girmeyeceğini, umudunu kaybetmeyeceğini nereden biliyoruz?
Nereden biliyorsunuz?
Bilmiyorsunuz. Bilmiyoruz. Bilemeyiz çünkü. Günü gününe, başkaları için, başkalarının gözünden kendini görerek yaşayan bir dış göz, çok daha kolay bir olasılık hesabı yapabilir, zengin piç, diyebilir, hayatta hiçbir şey için çaba sarfetmesine gerek yok, diyebilir, o ne anlar ki, diyebilir, bunlar da dert mi, diyebilir, geçinemiyoruz, yaşayamıyoruz diyebilir.
Bir guru ya da bir üstad, nasıl telaffuz etmek istersek, olasılıkları gören kişidir. Jüpiter’in felaket, Satürn’ün sonsuzluk getireceğini de görebilen kişidir. (İyi astrologlar da bunu bilir.)
New age bilgiler ya da eski bilgiler, fark etmez, hepsi dünyanın bir oyun alanı olduğundan bahsediyorlar. Astroloji seversiniz, sevmezsiniz, inanırsınız, inanmazsınız, falandır, filandır. Fark etmez. New age’miş, spiritüalizmmiş sizi bağlar, bağlamaz. Bunların hepsini bir kenara koyalım. Bunların ne olduğuyla da, nasıl çalıştığıyla da ilgilenmeyelim.
Konuya şuradan bakalım. Mitoloji. Satürn bir gezegen olarak, uzayda yer kaplayan bir kütle olarak üzerimizde fiziksel bir etki yaratmıyor. Satürn mitolojisindeki olaylar, durumlar, düşünceler, duygular, anlamlar ortaya çıkıyor, tekrar ediyor gibi düşünelim.
“Her mitoloji aynı şeyi mi anlatıyor?” gibi bir yere varan Joseph Campbell gibi de düşünerek, bizim hayatımızda da, diğer hayatlardan farklı bir şey yok. Evet, biriciğiz. Varoluşumuz da, deneyimimiz de biricik ve tüm bu biriciklikler birleşiyor, anlamlı bir bütün yaratıyor. Bu anlamlı bütüne ve kendi biricikliğimize, kendi yeteneklerimize, kendi eğilimlerimize, kendi hayallerimize odaklanarak, bu anlamlı bütünü mümkün (ve anlamlı) kılıyoruz. Dertler, tasalar, üzüntüler çok benziyor, ortak noktası, varış noktası hep aynı. “Burada sevecek ne var?” sorusunu hatırlamak.
Süreç odağını nasıl kuvvetlendiririz? (Daha çok) severek.
Süreç de, öyle deneyimlesek de, öyle deneyimlediğimizi düşünsek de, lineer bir çizgi değil elbette. Anladığımız şeyler (maddi zihinle, bir bilim insanı gibi) dil ile sınırlı. Bir açıdan, dile mahkum. Dil-ötesi (neden tire koydum?) olanlar? Dile gel(e)meyenler?
Mesela, elektromanyetik spektrumun toplu iğne ucu kadarlık bir kısmını duyumsayabiliyoruz. Kabaca, beş duyumuz ile iletişim kurabildiğimiz doğa, yedi renkten ibaret. Renklerin seslere, seslerin görüntülere, görüntülerin hislere dönüşebildiğini artık bilimsel olarak da biliyoruz. Sinestezi gibi uç örneklerimiz de var, bir rengin kokusunu almak gibi.
Bu yedi renk, “ben daha fazlasını istiyorum” diyen maddi zihne sıkışınca, “bu dünyaya ait değilim” gibi bir çıktısı da olabiliyor. Bu dünyadaysak, bu dünyaya aitiz. Ben burada tartışılacak bir şey göremiyorum.
Dile gelmeyen onlarca, tonlarca şey olabilir. Bunların bazıları dile de gelebilir. Olanı olduğu gibi kabul etmek yerine, olana olmasını istediğimizi ittire kaktıra, zorlayarak yerleştirmek istiyorsak, sabır erdem olur çünkü beklemekle ilgilidir.
Beklemek, zamanın, mekanın olmadığını kavramış bir bilinçte ne ifade eder?
Zamanın, mekanın olmaması ne demek? İşte, dil-ötesinden faydalanabileceğimiz yerler buralar. Dile sıkıştırınca, kendimizi “ben faturalarımı ödemek zorundayım” derken bulabiliyoruz. Faturalarımızı ödemek, kendi kendimize oynamayı seçtiğimiz bir oyunun parçası. Oyunun kuralları var. Evet, esnetilebilir, yok sayılabilir, etrafından dolaşılabilir ama kural yok demek değil. Kural var. İşte, zaman da öyle. Bir bakışla, zaman var, saat 11:06. Zaman var ve ileri akıyor. Bir dakika sonra saat 11:07 olacak, bir saat sonra 12:06.
Uzaya çıkalım, zaman var mı? Gözlerimizi kapayalım, zaman var mı? Gözlerimizi açana kadar zaman yok, ama gözlerimizi açtığımız zaman her şeyin aynı şekilde devam ettiğine ikna olduğumuz için, zaman var. İşte, öğrenilmiş çaresizlik böyle bir şey.
Çaresizlik derken, salya sümük ağlamak, yerlerde sürünmek değil, başka çare olmaması, koşullarla sınırlı olmak demek çaresizlik. Tek olasılık olması demek. Peki, tıpkı bir guru ya da üstad gibi, nasıl telaffuz etmek istersek, olasılıkları görebilseydik?


